10.5.20 5 yorum

ayv gaddı pavır




ben sahip olduğum her şeyi çok seviyorum.
zannetmeyin ki sahip olduklarım beni germiyor,
üzmüyor, kırmıyor kırmadı.
tercihlerim yüzünden kendimi hiç sorgulamıyorum.

zannetmeyin ki prenses gibi büyüdüm;
hiç travmam olmadı,
hep kendimi ifade etme özgürlüğü bulabildiğim alanlarda varoldum.

zannetmeyin ki sabrım sınanmıyor,
insanların bana ve herkese eşyası gibi davranıp
hükmedip kontrol etmeye çalışmasından
zaman zaman bunalmıyorum.

ama hepsinin üstesinden
her sabah yeniden başlamak üzere uyanarak geliyorum.
bunlar senin diyorum.
başka kimsenin değil, SENİN.
çemberinin içinde mutlu olmak
ve kıymet bilmek zorundasın.


çünkü yarın bir daha yürüyemeyecek diyebilirler senin için.
çünkü nefes alıyorum dediğin yerden
uzaklaşıp kimseyi tanımadığın yerlerde
kelimenin tam anlamıyla tek başına bir hayata başlayabilirsin.
çünkü hayalini kurduğun şeyler için
onlardan vazgeç diyebilir
ve diretebilirler.

çünkü sen bunların hepsini yaşadın.

ve sahip olmadıklarına üzülüp imrenmek yerine;
eziğiyle çürüğüyle
sahip olduklarına kıymet verip
saygı göstermeyi öğrendin.
çünkü ne yapman gerektiğinden çok;
ne yapmaman gerektiğini öğrendin.

aile olmak, arkadaş olmak, evlat olmak,
anne olmak çok zor.
hepsini aynı anda olmaya çalışmak çok daha fazla.


ama sanırım berilin üstünde yazan
süper gücüm bu benim;
ben sahip olduğum her şeyi çok seviyorum.


27.4.20 19 yorum

Şimdi arkadaşlar tam olarak nerden başlayayım bilmiyorum.

helöööö!

kimsenin gelmediği, gelip de görmediği,
görüp de okumadığı bloglarınız yerlerinde duruyor mu?

kimsenin birbirini tanımadığı ama hediyeler gönderdiği,
mail atıp hal hatır sorduğu,
şöyle yazmışsın ya canın sıkkın gibi dediği yazılarınız ne kadar tozlandı?

yazmaya elinizi götürmeyen meşgalelerinize,
bunalımlarınıza, bezginliklerinize değdi mi?

benim değmedi anacım.

ben kendimi aylaaar yıllar sonra
gecenin bir yarısı
açayım şu bilgisayarı da bir derdimi dökeyim derken buldum.

çünkü geçen zaman içinde derdimi anlatabileceğim kişi sayısı
neredeyse sıfırlandı.
çok şükür ben öyle büyük dertleri olan biri değilim ama
ruhumdaki bug yüzünden en ufak derdi bile paylaşıp
çözüm bulma arayışındayım.
bulabiliyor muyum? nö.
olsun, ya bulursaydım?

neyse velhasılkelam,
sanırım ben seksen yaşını görebilsem bile
tüm teknolojik gelişmelere, uygulamalara,
on saniyede birbirine ulaştırabilen güncellemelere rağmen 
gelip bloğumda tın tın yazıyor olacağım.

biri beni okusun da derdime derman olsun diye değil,
yanlış anlaşılma olmasın her zaman öyle bencilliklerim yoktur.
belki birinin derdini unutmasına yetecek bir şey önerebilirim diye.

yazmak çocukluğunun geçtiği kasabanın
pastanesindeki kuru pasta gibi.
ara ara düşüyor insanın aklına,
bazen öyle erişilmez ki geçti diyorsun.
bulsam da o tadı alamam.

ne yazan aynı duygularla yazıyor,
ne okuyanın hevesi kalmış uzun uzun okumaya.

çünkü insanlar vakit harcanan şeylerin özünü anlamaktan
çoktan vazgeçti.

olsun, ya geçmeselerdi?

ben bu sefer okumaya geldim.
çok zaman geçmiş, yazmamışsın demeyin.

hanginiz neler yazmış,
kimler neler yaşamış neler öğrenmiş
bize tecrübelerini nasıl anlatmış,
hangi gençler hayatlarındaki sıkıntılardan yazarak uzaklaşabileceğini
blog açarak paylaşabileceğini keşfetmiş,
görmeye geldim.

tanışalım mı?






21.5.19 17 yorum

çok sahtesin instagram; bloğuma dönüyorum.

merhaba bana çok şey katan,
gerekli gereksiz pek çok sıkıntımda maille, telefonla ulaşan,
sözümde nişanımda çiçek kurabiye hediye gönderen,
berili beklerken küçük büyük armağanlarıyla kalbimi sızlatan,
senelerdir dertlerine ortak olduğum,
dertlerime ortak ettiğim blogger arkadaşlarım.

çoğunuz bunu okumayacaksınız;
çünkü modası geçmiş ama pek kıymetli tüm diğer şeyler gibi
maalesef hakiki iletişim yolumuz olan bloglarımızı
instagram çöplüğüne değişmiş durumdayız.

yazmak iyi gelirdi, yerini saniyelik çekilmiş özensiz fotoğraflara bıraktık.
iki satır kelamın altına yazdığımız içten fikirler
bir kalp butonuna devretti görevini.

kimsenin yüzünü göstermediği
ama herkesin iç yüzünü anlattığı bloglarımızı
sence de içimizi asla yansıtmayan
başkalarına benzemek için çabaladığımız,
kendimiz olmaktan uzaklaştığımız yüzlerimizi
aynı açıdan onlarca kez paylaşmaya değişmedik mi?

ben mesela çok isterdim;
afedenin düğün telaşını bloğundan heyecanla takip edeyim.
evlendi mi naptı ay davetiyesini eklemiş mi
kız gelin çiçeği nasıl acaba diye kendimce büyük
dünya için iğne ucu kadar dertlerim olsun.

zeynebin günselisinin doğumunu
gülbilgeyi beklediğim gibi bekleyeyim.

aylak ne yazmış, kafası iyi çalışıyo valla diye her gün bakayım,
diğpin çok fotoğraflı az cümleli instagram postları yerine
az fotoğraflı çooook cümleli blog yazılarını okuyayım.

bütün kızlar en son 2017de toplanmışız,
toplanalım fikir alışverişi yapalım.

yahu beyaz kitaplık bile en son dört ay önce,
ondan önceki postunu 2 yıl önce yazmış.

cessie kuşum, küçük balığım da geçen ay dönüvermiş evrene.
sevindirdi.
la petite mort da öyle; gitmiş ve dönmüş.

parfümümün kokusu en son üç sene önce yazmış,
hatta son postunu benim için yazmış ve ben az önce gördüm.
kafamı vuracak künt bir cisim bulmalıyım.

paylaşmaya devam etmiş,
teşekkürü borç bilirim.

sevdiğim onlarca blog yok olmuş.

sanki büyüme sancılarımız, ergenliklerimiz
göstermeye utandığımız sivilceli fotoğraflarımızmış gibi değil mi?

dönsek mi?








25.8.18 10 yorum

sadeleşmek

melaba okuyucu!

gördüğün gibi konuya süper bir giriş yaptım;
konu minimalizm olunca başlık da pek kısacık.
ama anlatacaklarım öyle değil, yaklaş.

geçen sabah uyandım ve instagramın hayatımızı mahvettiğine kanaat getirdim.
ooo onda varmış bende de olsun hesapları,
indirim insert hesapları,
ucuzluk marketleri gezileri ve sayelerinde eve giren milyonlarca
kalitesiz plastik ürün,
başkasının üstünde görüp bize de aynı şekilde yakışacağı düşündürülerek
alınmış beğenilmemiş gardroba atılmış kıyafetler,
sunum delilikleri,
pembik geberik gelin evleri,
daha fazlasını ve daha yenisini sürekli istemeler..

periyodik olarak marketlere gelen ve hunharca kapışılan dolap içi raflar var mesela,
ama benim neden fazla eşyam var da bu rafa ihtiyaç duyuyorum
bunu alacağıma onları elden çıkarayım diyen pek yok gibi.

sıkıldım.

sadeleşme ihtiyacı duydum.

önce instagramda geçirdiğim zamanı azaltarak başlamalıydım.
sonra kullandığım eşyaları,
harcadığım parayı,
insanlardan beklentimi,
bana faydası olmayan ya da negatif enerji veren insanları,
yediğim yemeği,
varlığıma katkısı olmayan eylemleri.

karşılığında daha fazla alan, 
temizlik için daha az zaman,
tüketmekten değil üretmekten kaynaklı mutluluk,
ailem ve sevdiklerimle daha kaliteli vakit,
yetişme telaşından kurtulmak,
daha geniş, daha sade, daha pozitif yaşamak gibi hedeflerim vardı.

tam bir minimalist gibi özün özü üç beş parça eşyayla
bomboş alanlarda yaşamaya müsait değiliz Türk olarak.
misafir kültürümüz, çeyizi eksik olmasınlarımız,
aman ne derlerimiz belimizi fazlasıyla bükmekte.

ama o kamburlardan kurtulmanın benim için tam zamanıydı.
nereden başlasam diye düşünmedim,
işe mutfaktan başlamalıydım.

ankara'da 170 metrekare, 3 banyolu beş odalı
mutfağı istanbulda ortalama bir dairenin salonu kadar olan
çok dolaplı bir evde yaşıyorduk.
salon takımının vitrini, konsolu, adını bilmediğim ama
bi yemek takımı daha al bende boş çekmece çok ya diyen
bazı eşyaları falan hıncahınç doluydu.

istanbula döndüğümüzde yine görece geniş,
her eşyayı sığdırdığımız bir eve taşındık.
ama iş ev sahibi olmaya gelince
nasibimize ufak tefek bir ev düştü.

bu aşamada salon mobilyalarını, vitrinleri
konsolları eve sığdıramadık.

evlenirken babamın o da güzelmiş bu da çok şık diye
fazla fazla aldığı 3 tane 12 kişilik, 2 tane 6 kişilik yemek takımım;
2 kahvaltı setim, 2 günlük 2 misafirlik
12şer kişilik çatal bıçak setlerim vardı.
ve sırayla pişirsem üç dört gün sürecek kadar çok
granit, seramik, aman çelik de eksik olmasın tencerelerim.

kullanılmamış olanları letgodan sattık.
kullanılabilecek ama bizim ihtiyacımız dışında kalanları yolladık.
elimizde sadece bir misafir yemek takımı 
bir çelik tencere tava seti kaldı.

günlük kullanım içinse luminarc ve ikea'nın kırılmaz,
sade, düz beyaz dayanıklı tabaklarından 8er tane takımladık.

sonuçta hepsi kullanılan eşyalarla dolu
ufak bir mutfağımız oldu.
ama bu sadeleşme olayı beni daha fazlasına itti.

kullandıklarım da fazla gelmeye,
daha azıyla idare etme ihtiyacı doğmaya başlayınca
olanları yarıya indirmekte buldum çözümü.











buzdolabında ve baharat erzak kavanozlarında
evlendiğimden beri plastik saklama kabı,
tupperware ya da benzer ürünler yerine
cam kavanozlar kullanıyorum.
bu alanda sadeleşme, düzen ihtiyacı duymadım bu yüzden.

aynı anda erzak saklamak,
yoğurt mayalamak,
yeşillikleri daha uzun süre taze tutmak,
baharatların böceklenmesini önlemek,
et ve tavuk suyu, reçel, salça yapıp saklamak,
porsiyonlar halinde kullanabilmek için kolaylık sağlıyor.

hepsi aynı olunca daha bir derli toplu
daha uyumlu gözüküyor sanki.
cam hem ekonomik hem estetik açıdan
en kullanışlı malzeme mutfakta.




yani okuyucu,
bi yerden başladım.
berilin odasından çok umutlu değilim ama,
darısı diğer odalara.

öperim :*
















13.4.18 0 yorum

lan oğlum ezdirmeyin kendinizi. canavar gibi grupsunuz lan.

böyle böyle sayıklayarak başladım güne.
zira üniversite çağımın efsanesi,
çok kişi bilmez ama bilen de baya baya bayılır gruplarından
çamur'un harasını sabah radyoda duydum bi.

e dedim bu çamur değil.

sene 2006.
sibel tüzün süper star diye bi şarkıyla yurovizyona katılıyor.
ellerimizi gözümüze kapatıp parmak arasından bakarak,
bu ne ya bu ne diyerek izliyoruz. 

ben üniversiteye başlıyorum,
hayatım boyunca yanımda olacağını umduğum dokuz kardeş ediniyorum kendime.

sabahları hazırlanırken mtv türkiye açıyoruz.
avril lavigne komplikeydıt diyo,
eminem falan var daha iluminatiye kafa tutup piyasadan silinmemiş.

reptilyanlar ve reptilyanainanırcılar hayatımıza,
soya filizi salatalara,
canerle berke henüz esra erola girmemiş.
iskenderin yanına yoğurt istemeyim de daha çok iskender koysunlar diyen
ufak hesapçı grup da hayatımızda yok daha.
yani çok temiz, çok minimal çok steril bi hayat yaşıyorum.

kulaklığımı takıp haradan çamur dinliyorum;
odamın duvarlarını laciverte boyarken,
bitki anatomisi dersinde pinnat yaprağa ilgi duyuyormuş gibi gözükürken.
yani bi üst neslim için kartel neyse benim için de bu grup bu.

o yüzden fevkalade bi üzüntüyle burdan çamura sesleniyorum;
bana yine gül yüzünle geeeğl!













26.10.17 1 yorum

Gece evi serisi - ihanet / altını çizdim


hellö okuyucu!

sene 2009.
istanbul üniversitesiyle tanışıklığımın dördüncü,
sahaflarla tanışıklığımın on dördüncü yılı.
halihazırda içinde bulunduğum desperate housewife durumuna
daha çağlarca zaman var.

bi sahaf amca var,
sarı muhabbet kuşu var dükkanında.
eski karısı hediye etmiş, görmen lazım nasıl geveze.
bir kitap arkası okutmuyor,
bir saniye susmuyor ki rahatça seçesin alacağını.
"kendi gibi kuş almış" diyor amca,
severek mi ayrılmış neyse kuşu yollamıyor da.
inatla tepemizde.

bir de veznecilerde saray pide var,
kirazlı mescitin arka sokağında,
okulun hemen dibi.
genelde öğle yemeğine oraya gidiyoruz,
yemekhaneye gidelim diyorum kızlara.
kitap almaya daha çok para kalsın diye.

okulun bitmesine bi ay kalmış, millet vize final formasyon
mezuniyet iş güç derdinde.
ben okul bitince buralara yolum zor düşer diye 
eve kucak kucak kitap taşıyorum.

sahaf amca diyo ki "kız sen saçma sapan şeyleri seversin,
bu yeni çıktı ilk basım al tam sana göre"
işareti elime tutuşturuyo.

hey dostum mezun oluyorum
ordan bakınca lanet olasıca bir ergene mi benziyorum ha
vampirli kitap da neyin nesi seni sahaf olasıca demek istiyorum,
ama bunca yıllık hukukumuz var.
allah razı olsun amca diyip kitabı bağrıma basıyorum.

ve eve nasıl döndüğümü bilmiyorum.

97b hat olalı öyle hevesle kitap okuyan görmemiştir.
sen git senelerce klasikleri oku,
kültleri ezber et, o otobüste latincenin bin türlüsü ders notu,
senelerce emek verilmiş makaleler taşı;
ama başını şu ergen kitabından kaldırama.

kitaptan ayrılmamak için neredeyse
otobüsten inmeden beyazıta dönüp
bi tur daha eve geri gelicem.

edebi yönü desen haksızlık etmek istemem ama sıfıra eşdeğer.
işlediği konu desen az hayalgücü eser miktarda şaşkınlık.
ama çekirdeğe, pıtpıt patlatmaya, tetrise başlamak gibi.
elimden bırakamadım.
serinin diğer kitaplarını ankaralıların deniz beklediği gibi
çaresizce bekledim.

keşke dedim, seri bitince başlasaydım okumaya.
araya zaman ve başka kitaplar girince heyecanını kaybedenlerdenim.

hatta bir yerde unutmuşum,
üstüne yeni kitaplar çıkmış.
geçen üsküdarda bir sahafta karşılaştım
aa dedim bunun eskileri bende var, iki tane daha mı çıktı?
dört tane çıkmış, ikisi varmış.

sil baştan başladım.
yine elimden pek bırakamadan okuyorum.
berilin oyun aralarında, yemek karıştırırken tezgahın öbür tarafında,
çamaşır katlarken banyo zemininde yerini buluyo kitap.
bir günde bir tanesini bitirirken
envere arada bi sesleniyorum
"serimin iki kitabı eksik bana hediye alsanaağ" diye.

kafa dağıtmaya, ciddiyetten uzak fantastik dünyalara,
hayal kurmaya hatta okurken karakterler yerine
artizleri oturtup kendi filmini çekmeye ihtiyacın varsa
hemen başla derim okuyucu.

altını çizdim.

-
gözlerimi çevirdim, tipik sığlığının
beni ne kadar rahatsız ettiğini saklama zahmetine bile girmemiştim "

kendi kendime sertçe "bunu hatırlayacağım" dedim.
bugün kendimi ne kadar kötü hissetmeme
neden olduklarını asla unutmayacağım. "

" senin dünyanda o çocuklara vampir adı veriliyor.
ismi kabul et U-we-tsi-a-ge-y,
içinde kaderini bulacaksın."

"dersler akşam sekizde başlayıp sabah üçe kadar sürer.
spor salonu şafak sökene kadar açıktır,
değişimini tamamlar tamamlamaz
şafağın ne zaman sökeceğini anlar hale geleceksin."

"zoey kızılkuş, gecenin kızı;
seni bugünün dünyasında; iyiyle kötünün dengeyi sağlamak için
mücadele ettikleri dünyada 
gözüm kulağım ilan ediyorum."

" vampirlerin çekici olduklarını ben de biliyordum.
bunu herkes bilirdi.
dünyadaki en yakışıklı aktör ve aktrisler vampirdi.
ayrıca dansçı, müzisyen, yazar ya da şarkıcılar için de geçerliydi.
vampirler sanatı ele geçirmişti."

" burayı müthiş kılan şeylerin başında ben geliyorum.
evet doğru duydun, burası harika çünkü ben harikayım."

" birinin dostun olarak kalmasını istiyorsan
yapılacak en doğru şeyin sadece kendi işine
bakmak olduğunu öğreniyorsun."

" başkalarını kontrol etmekten zevk alan
ve kendini iyi hissetmek için başkalarını kötü göstermeye
bayılan insanlardan hiç hoşlanmam."

"-zayıflamaya, şişmanlamaya ya da hastalanmaya başlamak
değişimi reddettiğinin ilk belirtisi oluyor.
-' ve sonra ölüyorsun ' dedim alçak sesle.
- 've sonra ölüyorsun..' diye tekrarladı. "

" o bir hiç, bu geceki buzdolabımızdı o kadar.
neredeyse insan sayılır,
sadece atıştırmalık olarak işe yaramasına şaşmamak gerek."

" annem baştan aşağı değişmişti.
sanki aynı anda onun karısı ve benim annem olamıyor gibi.
uzun süredir orası evim değildi."

"gerçekten de beş elementi içeren bir özelliğim vardı."

" tıpkı yarın ölecekmiş gibi yaşamalısınız.
çünkü ölebilirsiniz ve akıllarda bugünkü halinizle kalırsınız.
arkanızda onurlu bir izlenim bırakırsanız, ruhunuz huzur içinde dinlenebilir.
olur da ölmezseniz, şerefli ve
uzun bir hayat için yatırım yapmış olacaksınız. "

" dalkavukluğunu yapmayı reddettiğimiz sürece
bize kendimizi dışlanmış ve hiç gibi hissettiriyorsun."

" neferet çaylaklarına anne şefkatiyle yaklaşıyordu."

"bu zoey kızılkuş;
karanlık kızların yeni lideri!"














7.10.17 3 yorum

olanları birbirine bağlıyorum.


sanki hayatın arka fonunda sessiz sessiz çalan,
hayatın filme çekilse sözsüz olacakmış da
sadece bu çalacakmış gibi bi şarkı.
ya da sadece benim mi öyle?

böyle hayattaki her duyguyu taşıyo bünyesinde.
" dünden razıydım yarınlara, yarınımda sen olacaktın ya"
diyen herkes gibi
"olanları birbirine bağlıyorum, mütemadiyen ağlıyorum" diyo.

razıysan, daha fazlasını istemiyosan
kıymetin bilinmiyo da mütemadiyen ağlıyosun ya,
feridun senin için söylüyo.

insanlara bahar geliyo, mutlu mesut devam ediyolar hayatlarına;
sen kışı yaşıyosun herkesin mevsimi kendine avuntusuyla.
feridun senin için söylüyo.

daha söyleyeceklerin var, son nefesine saklıyosun ama.
çünkü kırmaktan korkuyosun,
çünkü biliyosun kırılmak ne acı, ne onarılmaz,
ne nefes aldırmayan bi duygu.

son nefesinde kır bari,
sonra neden bana yaşattıklarını ona yaşattım diye vicdan azabı çekme diyosun kendine. kırıyolar, kıyamıyosun,
feridun senin için söylüyo.

alamadığın tüm nefesleri son nefesine biriktiriyosun okuyucu.

nerede ve nasıl vereceğini bilemeden..





9.9.17 7 yorum

içinde bulunduğumuz şu mübarek eylül ayında



hellö mallav, is gedin kold on dis aylın.

şaka şaka.
selamünaleyküm.

bi trafik kaynaklarına bakayım dedim,
5 eylülde 1382 giriş var.
hayırdır ben yoktum
haberim olmadan burda kutlama mı yaptınız galiba bu sefer dönmeyecek diye?
-bi de maymun yazıp buraya yönlendirilen arkadaştan ötürü gugıla teessüf.
sen mi büyüksün gugıl ben mi?
benn büyüğüm gugıl usta, evet ben.-

öncelikle arada mail atmış,
instagramdan bloğa girmiyon mu yazmış olan beş kişiye,
blogdan soran iki kişiye meraklarına mazhar olabildiğim için teşekkürlerimi,
kayıtlı okuyuculardan kalan 694 kişiye teessüflerimi sunarım.

demek ölsem şuraya gelip bi fatiha yazmayacaksınız.

ölmedim anacım,
dünyanın ortasında kazık gibi çakılı duruyorum.
hadi yine bi fatiha kardasınız, ölmüşlerinize okuyun.

hayatımda bi takım köklü değişiklikler oldu,
uğraşmaktan bloğa falan giremedim demeyi çok isterdim.
ama olmadı.

8.5.17 4 yorum

kadın dediğinin

bazen diyorum ki okuyucu;
kadın dediğinin
şu hayatta neyi neden savunduğunu biliyo olması lazım.

sırf öyle yetiştirildi,
öyle bi çevreye girdi veya en kötüsü
karşısındaki öyle düşünüyo diye değil
sevdiklerini savunduklarını ölçerek tartarak
iyisiyle kötüsüyle bilmesi lazım.

biraz kaliteli durması lazım.
tek konuştuğu başkasının evi arabası kıyafeti olmamalı.
empati kurabilmeli, imtina edebilmeli,
yüzü kızarabilmeli.
gülerken anırmamalı, ağlarken sürünmemeli.

kitap okumayı hobi sanmamalı mesela.
onu 24 saatinin parçası sayıp
sağlam hobiler edinmeli vaktinin,
imkanının elverdiği ölçüde.

kalıplara sokmuyorum asla,
sokabilsem kendimi sokardım.
bak dış görünüşünden de bahsetmiyorum.
bırak tırnakları kırılmış olsun,
saçını taramamış olsun o gün.
kadın dediğin fiziğine tipine dikkat etmeli demiyorum.
ruhunu beslemeli bana kalırsa.

ki ruhunu besleme eğilimi gösteren ilk kişiye bağlanıp
köleleştirilmeye izin vermesin.
önce kendini, sonra kendinden çok karşısındakini önemseyen
çocuklar yetiştirebilsin.

ki mutsuz annelerin çocukları
kendi kendilerine mutlu olmaya çalışırken
yanlış yollara sürüklenmesin.
düzgün insanları hayatına almayı bilsin.
çocukluğundan, gençliğinden
sağlam dostluklar taşısın geleceğine.

bol bakışmalı hiç aksiyonlu aptal dizilere harcadığı zaman kadar
evindeki insanların gözüne de bakabilmeli.
nasılsın diye sormalı sahiden merak ederek,
ihtiyacını derdini bilmeli.

ama en çok ne bilmeli biliyo musun okuyucu,
tüm bunların karşılığını bulamayacağını.
bunları dünyayı daha güzel bi yer haline getirmek için,
aynı muameleyi göremeyeceğinin farkında olarak
yaptığını bilmeli.

kendi için mutlu etmeli,
kendi için mutlu olmalı.
çünkü temeli bencilliğe dayanmadıkça
kadına mutlu olma hakkı bu dünyada yok.









25.4.17 19 yorum

fakat müzeyyen bu derin bir uyku.


hellö okuyucu!

sana şu an
iki haftadır kesintisiz dört saat uyumuşluğu olmayan
beyazı yerini kan kırmızıya terketmiş gözlerimle bakıyorum.

hayır,
bi hayli de büyükler
parkta sokakta çoluk çocuğu korkutuyorum.

zombi dizilerinden figüranlık istemeye niyetlendim bi ara.
ama başörtülüler ahirete gidiyo,
zombi çıkmıyo pek onlardan dediler.

elf gözlerim görmüyo legolas.

geçenlerde berile ne yatak aldınız diye soran bi anne adayının maili vardı.
şimdi burdan da okuyosa,
pek kibar cevapladım ama içimde kaldı
allasen ben ünlü blogger bilmemkim miyim anacım
bana niye soruyonuz böyle şeyleri?
10.4.17 2 yorum

okuyorum


beril akşamları huzur içinde 
kitap okunan bi evde büyüsün istiyorum. 
anniciym al oku diye arada kitap getiriyo, 
eriyorum. 

tüm dünya anneleri gibi; 
dünyanın en akıllı en minnoş en usl
en özel çocuğu benimki sanıyorum. 

artık roman kahramanlarının 
iyi olanları hep berilin yüzüne sahip hayal dünyamda. 

mutsuzlar için 
onların da beril gibi bi kızı olsa 
böyle olmazlardı diyorum. 

kafamı kaldırmadan sabah edip bi seferde bin sayfayı deviremiyorum
 çünkü yorgunum, uykusuzum, 
gözlerimin feri yok artık. 

hatta bazen yeni diye elime aldığım kitabın
 daha önce beş on sayfasını okuyup bırakmış, 
unutup başkasına geçmiş olduğumu farkediyorum.

elimde kitapla uyumayı 
yüzümde kitap iziyle uyanmayı özlemiyorum, 
kolumun altında berille uyuyorum hala. 
arada bi kulaklığımı takayım,
çıkıp otobüs vapur ne bulursam 
amaçsızca bineyim 
okuyarak gideyim istiyorum, 
ne vaktim oluyo ne enerjim.

 kitapları biraz boşladım
 ama çok şükür 
kendi anneliğimin kitabını yazıyorum.



 
;