29.11.16 8 yorum

şimdi canım ankara sandığım kadar lanet bi yer değilmiş.



hellö!

melaba tatlım naber?

bi gezineyim dedim bloggerlar neler yazmış
napıyolar diye,
içimi kararttınız anacım.

herkes battaniyesine sarılmış, karanlıktan muzdarip,
soğuk havaymış planları bozulmuş gezememiş falan.

böyle boydan boya
halepte çocuklar ölüyo, bi koca soy kırılıyo
oğlum neyin gezmemesine üzülüyonuz
yazasım geldi ama dedim herkesin şeysi kendine.

an itibariyle tam olarak
1 sene, 29 gün, 2 saat ve 9 dakikadır ankaralıyım.

gelirken çok ağladım evet,
hala ağlıyo muyum?
eee veeet!

ama yapıcak bişey yok.
öncelikle dua edin, bi an önce kalan ömrümüzle ilgili
yerleşik bi hayata geçelim de
ben kanser manser olmadan,
depresyonlardan depresyonlara garkolunmadan önce
kendime gelme fırsatı bulayım.
-kimsenin işinin olmaması ve hepsinin oturup
bana dua etmesi-

şimdi canım ankara sandığım kadar lanet bi yer değilmiş.
-yazar burda canım derken ankarayı nitelemiyor,
okuyucuya sesleniyor.-

tamam, hep ayaza uyanıyoruz.
tamam, gezecek eğlenecek çok yer yok.
tamam, insanı selam vermekten aciz.
donuk, ruhsuz, mutsuz, hatta darılmasınlar ama
hatrı sayılır miktarda ankaralı sahiden nursuz.

ama napalım yani,
bi yerden başlamak lazım dimi?

bi yerden başlama kararımı da bi sene sonra vermiş olmanın
haklı gururunu yaşıyorum.

mesleğimi icra etmiyorum, evet.
şöyle faydalı olayım bi vakıf bi dernek bulayım
gönüllü öğretmenlik yapayım istedim
ama ankara insanının maneviyatıyla uyumsuz olduğumdan
berille de koalasal hayat yaşadığımızdan o da kaldı.

stresli bi gün geçirdiğimde
-ki her güne tekabül ediyo-
 stresli bi gün geçirdiği için
stresli gelen bi eşim,
anne demeyi öğrenmesine galiba fazla mutlu olduğumu anladığı için
saniyede yetmişaltıbuçuk kez anneööğ diye bağıran bi sıpam var.

bunları artılar tarafına yaz.

konuşucak kimsem yok,
bi tane arkadaşım yok,
kapısını çalıp gel bi kahve içelim kurabiye de yaptım diyebileceğim
bi komşum yok.
berilin hiç arkadaşı yok.
gün içinde onu oyalayabileceğimoyun eviydi, kreşti,
sübyan mektebiydi gibi bişeyler yok.
ev işine yetişmeye çalışıp hiçbişeyi tam olarak oturtamayışım var.
genelde sıkıntıdan kaynaklı mide bulantım,
uykusuzluktan kaynaklı göz yanmalarım,
berilin kafamda yatmasından kaynaklı
-hakikaten kafamda yatıyo-
baş ağrılarıyla uyandığım sabahlarım var.

çoğunlukla kasiyere teşekkür etmenin
yaş grubum bi insana kurduğum tek cümle olduğu günler yaşıyorum.
o da rica edecek nezakette pek kasiyer olmadığı için
-zannediyorum kasiyerlik ankarada
mahkumlara iyi halden verilen toplumsal görevlerden-
monolog halinde kalıyor.

yani anladın mı,
ne kadarını anlayabildin bilmiyorum ama
kimsem yok baya.

ama ne diycem,
şöyle bi blogları dolaştım da
ben bu sabah mutlu uyandım.

kalktım hazır mevsimiyken ayva reçeli yaptım,
kabak tatlısı koydum,
onca soğuğa rağmen gidip berille kendime dondurma ısmarladım.

aynaya baktım,
öf be beş kilo versen daha da derdin tasan kalmaz dedim.
sonra vücudumdaki beş miligramlık kitleyle değil
beş kiloyla ilgilendiğim için şükrettim.

şöyle bi bakındım,
dağınık ama başıma çökmemiş çok şükür ev.
enkaz altındaki on aylık bebeğin annesi ben değilim.

bi deniz havası olayını çoktan geçtim,
gezecek hava alacak pek imkan yok burada evet ama
kapı kapı doktor gezip derman da aratmıyo allah çok şükür.

yani ben bu sabah anladım ki
benim en büyük meşguliyetim
kendimi faydalı hissedecek bir meşguliyetim olmadığını düşünmek.

işe bu konuyu çözmekle başladım.
du bakalım var bi takım projelerim.

sermayem aklım, bedenim.
ben kendime yeterim.










15.11.16 4 yorum

öpücükler vol. 234

:* zengin dizilerdeki kahvaltıya bile abiyeyle inen kadınlar gibi
bütün gün evde oturmak
arada da aktivite olarak
koltuktan kalkıp dinlenmeye gitmek istiyorum.


:* enver bana kindle aldı.
ve farkettim ki sahaftan alınmış,
altı çizilmiş, sayfası sararmış,
belki bi yerine kahve belki gözyaşı dökülmüş kitap kadar
hiç bi teknolojinin anlamı yok..


:* hiçbit termi böylebirsevdaa
nasılya pabildinsenaş kolsuun
benibırakıpböyleyapayalnıız
nereye gidiyorsun?

https://www.youtube.com/watch?v=qvkXljAUpsw


:* ankara'ya taşınacaklara tek bir tavsiyem olabilir;
taşınmayın.


:* bazen diyorum ki keşke bu kadar okumasaydın semmma.
doldurdun kafanı çerle çöple,
olaylara bakış açını çözme yetini kaybettin.
oysa okumayanlar öyle mi,
zihinler berrak tabi.


:* evlenme teklifi alan insanların ne ayrıcalığı oluyo
çok merak ediyorum.


:* bazen sıkıcı bir biyoistatistik dersinde olabilmek için bile
burnumun direği sızlıyo.


:* kendin için yaşayanlardan ol,
toplumun beklentisine göre yaşayanlardan değil.


:* boynerde indirimle 675 liraya düşen anahtarlığı alan insanlarla
suriyeye 5 lira un yardımı yapmak için 5 tlsine kıyamayanlar
aynı mı?

-3072'ye UN yaz gönder.
1 sms 5 lira,
1 çuval un 55 lira,
1 çuval unun beslediği mazlum sayısı ise 555-


:* onlar "what the?!" diyince havalı,
biz "o neydi gız?" diyince kezban.


:* arka kapak'ın konusu hasan ali toptaş,
izdiham'ın ömer halisdemir,
hayal perdesi'nin tim burton.

bu ay tüm dergiler bana yazılmış dostum!


:* deniz kokulu bir yerlerde uyanmak isteği.


:* daha çok yazayım diyorum.
sonra diyorum ki kızım kesin bi yerlerde birileri senin için
"kendini hiç bozmadı helalolsun
hala ilk günkü kadar berbat yazıyo" diyodur.
utanıp kapatıyorum.


:* bi yandan tekmeleyip iterken
diğer yandan kaşlarını kirpiklerini yolmasına,
iki senedir bu şekilde uyumasına, uyutmamasına rağmen
biliyorum.

ilk unutacağı duyusu dokunmak olacak.
şimdiki kadar içten sarılmayacak,
arkadaşlarının yanındayken öpmemden utanacak.

biliyorum,
hisleri en çok şimdi temiz.

iyi ki diyorum benim kızım.
envere diyorum ki bazen,
iyi ki benim kızım.
başkasının olsa çok kıskanırdım..











6.10.16 2 yorum

çünkü özlemek çok karanlık


kaç zaman sonra kitaba dokunuyorum. 
günler oldu. 
okumadığımdan değil; tabletten falan okuyodum yine. 

zamanında envere bana doğum günü evlilik yıldönümü falan gibi kutlarsan ne gerek var kutlamazsan öküzsün günlerde kitap al demiştim.
 sonra bi rafta biriktirdim onun aldıklarını. 
az önce baktım, hiç ilişmediklerim var.

nasıl lüksmüş çocuğunun uyuması,
 evde iş olmaması. 

rahatça ayaklarını uzatıp kitap kokusu, kahve kokusu, çikolata kokusu diye sayıklamak. 
nasıl lüksmüş önceden rutin saydıklarım.. 

kitap alışverişine çıkmayalı iki yıl oldu okuyucu. 
önceden hevesle, bakınarak, altını çizerek yaptığım kitap listelerinin yerini şimdi yanına sevimsiz tikler atılan süt-yumurta- ıslak mendil listeleri almış.

şöyle bi sahaf, bi marmara çarşısı dolaşmayalı; 
elime bi kitap alıp çorluluda kendime elma çayı ısmarlamayalı, 
koltuğumun altına bi dergi sıkıştırarak grandeye girip 
"abi bana bi prenses!" diye seslenip
 şöyle en ayasofya manzarasından bi masaya kurulmayalı.

belki grande kapanmıştır. 
eskisi gibi değildir muhtemelen it kopuk dolmuştur çorlulu. 
hadi ders çıkışı laleliden sirkeciye kadar yürüyelim diyip zıplaya zıplaya, güle eğlene gittiğimiz taş yol şimdi endişeli, yorgun, geleceğinden kaygılı insanlarla doludur.
 belki benim burnumun direği sızlayarak andığım istanbulun her köşesinde bi şehit annesi ağlıyodur.

istanbulu özlemeye alışalı bile ne çok zaman olmuş.. 
belki ömrümün kalanı hep böyle geçer, 
bilemiyorum.
 belki ömrümün çok çok azı kalmıştır geriye.. 

dur, 
tadını çıkarayım. 



21.6.16 13 yorum

aslında öyle kararlar vermeliydim ki bu post hiç yazılmamalıydı.


naber okuyucu?

öyle içime kapanık bi hayat yaşıyorum ki anlatamam.
çünkü dışıma açılıcak kimse yok, elim mahkum.

ben kararlarımı hep kendim aldım,
hiçbirinden pişman olmadım.
okumak istediğim bölüm tek tercihimdi,
okumak istediğim üniversite tek tercihimdi.
yine girsem, yine aynı dokuz kişiyle mezun olurum.
başka bi arkadaş grubuna katılmam.
en mükemmeli benim arkadaşlarım çünkü.

okuldan sonra master tek tercihimdi,
masterda bile bölüm, okul ve hatta hoca bile tek tercihimdi.

yüzlerce kişi arasından iki kişi seçildik,
iki hoca bizi karşısına aldı hanginiz neye eğilimlisiniz anlayalım diye.
biri dekan yardımcısı, biri bölüm başkanı.
ben dedim, bölüm başkanıyla çalışmak istiyorum
eğilimlerimi alanımı boşverin.
eğer sizle çalışamayacaksam başkasının hakkını yemeyeyim.

kendi ailemden başka bi aileye mensup olamazdım sanırım.
benimkiler de her insan gibi mükemmel değil elbette ama
diğer aileler bana göre hep ya daha soğuk, ya daha cıvık.
eğer tercih edebilseydim ailemi seçerdim dünyadaki milyonlarca aile arasından.

sonra evlenirken,
eşimden başkasını tercih etmem dedim.
hayır sorsan sebep ne, neyine güveniyon.
cevabım yok.
içgüdüsel bunlar hep.

beril doğdu, galiba her anne benim gibidir ama;
daha güzel, daha akıllı, daha uslu olsun umrumda değil
bana seçme imkanı tanınsa ben milyarlarca bebek arasından onu seçerdim.

çok güzel, çok sevimli değilim.
çok akıllı da değilim.
belki fazla vaktim olduğundan, diğer insanlara göre daha çok düşünürüm.
illa okurum, gözümden kan aksa yine okurum.
çok edepli, çok ahlaklı, çok becerikli değilim.
ama uğraşırım.
bi makarnaysa bile yapılacak olan, yapılmış olmak için yapılmasın isterim.
çok düzenli, çok titiz değilim.
ama oturmaya vaktim olmaz, döner dolaşır toplamaya çalışırım.
çok özellikli değilim, ama seçme hakkım olsa
ben yine kendimi seçerdim.

beni büyüten ailemi, birlikte çocuk büyüttüğüm ailemi,
tercihlerimi, kendimi seviyorum.
şükredecek çok sebebim var, farkındayım.
ama kafam bu aralar çok karışık okuyucu.

senelerdir verip arkasında durduğum her karardan vazgeçiyorum.
öyle bir düşünme, bunalma, düşündüğünü kimseyle paylaşamama,
akıl alamama ve kendi aklının yetmemesi hali ki;
bi sabah kapıdan çıkıp
"melaba yeni hayatım, sende içinde verdiğim eski kararların hiçbiri yok,
hadi ankaraya da çav bella diyelim" diyesim geliyo.

önüme bundan sonraki hayatımda neler yapabileceğimin bi listesini koyuyorum.

yepyeni bi okulda mastera tekrar başlayabilirim,
enver için yarım kaldı zira.

bi laboratuvara başvururum, mikrobiyoloğum ben.
bi petriye burnumu dayadım mı benden mutlusu olmaz.
besiyeri hazırlarım, henüz 26 yaşında yemek yapmaktan bunalmış bile olabilirim.

formasyona başvururum sonra,
öğretmenlik tam benim işim.
yapmışlığım var, onca öğrenciye "yaa ne tatlısınız hocaam" dedirtmişliğim var.
çok mutlu olurum belki.

bi butik pastane açarım belki,
workshoplar veririm.
ne biliyosun da neyin workshopu deme okuyucu alınırım,
mutlu dükkanlarda çikolata fabrikalarında az dirsek çürütmüşlüğüm yoktur.

azcık para biriktirebilirsem bi otomatik araba alırım kendime,
bizinki çok zor.
berili daha sosyal olabileceği bi yerlere götürürüm.

ben 26 yaşındayım okuyucu.
bu zamana kadar verdiğim hiç bi karardan pişman olmadım ama
şimdi hepsini sırayla sorguluyorum.

eğer diyorum mutlu olmak için yaptıklarının sonucunda
mutluluk gelmediyse sana,
kim için ne için uğraştın?

sen herkesten önce tuttun isteklerini,
herkesin isteklerinin gerisinde kaldın.
hep kenarda halihazırda bekleyen oldun,
alttan almaya çalışan, orta yolu bulmaya çalışan,
hep "aman o da olmasa nolur ki" diyen oldun.
hayalin kalmadı.

henüz 26 yaşındasın.
hayalin kalmadı.









2.5.16 2 yorum

ne zamandır iygeceler ninnisi dinlemediysen..

bu gece benden sana naif, kırılgan,
zerafet dolu bir jehan barbur şarkısı.
tıpkı jehan barbur'un kendisi gibi.

acı içinde yatakta dönülen,
sonu belli olmayan,
sabahına çok şeylerin değişeceği gecelerin ninnisi..


öperim :*






29.4.16 12 yorum

güleşelim mi?


melaba okuyucu!

uzuunca bi süre sonra, kendisini terkettiğim insanlığıma
az da olsa kavuşabilince döndüm geri biloğa.

naaber?

malumun istegramdı sinepçetti derken bloglar, siteler unutuldu.
bi zamanların mesenesi gibi kaldık bloggerlar olarak.
uzuun uzun dertleştiğimiz, fikir aldığımız,
buraya bi cümle yazıp on maille karşılık bulduğumuz zamanların yerini
"pembik geberik gelinin sofrası" temalı fotoğrafların altına atılan
gözünden kalp çıkmalı emojiler aldı.
eygidimey.

hayır işin tuhafı beğeniyolar anacım.

ben zamanında insanları anlamadığım, kalbimin kırıldığı,
içinden çıkamadığım durumları sana anlatırdım.
yorum yapardın, mail atardın, kız telefon numaranı versene mesaj atıyım derdin.
tamam, genelde vermezdim ama olsun ilgileniyodun neticede.

istegrama bişey yazıyosun için yırtılmış böyle,
gözünün pınarı kurumuş ağlamaktan,
allaşkına bi bilen açıklasın bu durumda napılır falan diyosun
bakıyosun ellidört beğeni.

vaktim olsa hepsine direkmesaj atıcam neyini beğendin
çok beğendiysen allah da senin başına versin mi diye.

ne varsa bloggerda var..
burda da postunu bin kişi okuyo iki kişi yorum yazıyo ama olsun,
biliyosun ki ana sayfadan okuma linkine düştüyse o kişi
yorum yapmak üzere girmiş ama vazgeçmiş.
olsun diyosun, canı sağolsun, kardeşim benim eyvalla.

neyse ben döndüm işte.
bunun tabi ki konuşucak kimsem olmadığı için yazma ihtiyacı duymamla ilgisi yok.
ay nerden çıkarıyosun..

ne çok şey yaptım bu arada bi bilsen,
ne çok kitap okudum, altını çizdim.
ne çok film izledim, ne çok beril büyüttüm.
ankara'da çok yalnız kaldım, içerde düşünmek için çok vaktim oldu.
şaka nan şaka mal gibi yattım çıktım.

bunca zamanı bi cümleyle özetle dersen "hadi ordan" derim.
üç hak verirsen
"ankara berbat bi yer"
"berilin ağzını yerim"
"yaşasın torku banada" diyebilirim.

taşındık, yerleştik, semt olarak eryamanı seçmekle fevkalade bi karar verdiğimizin
farkına vardık.
ama geldiğimiz günden beri istanbula dönmenin hayaliyle yaşıyoruz.

enver ilk hafta gelen misafirlere 
"sema alışamadı ama kırk gün yani bunun süresi,
kırk gün geçsin alışıcak" falan diyodu.
ikinci ayın sonunda "gidek mi hacı istambula biz" demeye başladı.

ben alışırım okuyucu.
çok yalnız kalmaya, akşama kadar kimseyle konuşmamaya,
gidecek bi yerim olmamasına, bi turlayacak caddenin bile yoksunluğuna,
aradığını bulamamaya, ihtiyaçlarından mahrum kalmaya,
ailemin yüzünü görmemeye,
arkadaşlarımın buluştuğunda ben üzülmeyeyim diye ortak gruptan yazmamasına,
ailemin topluca bi yere gittiğini bana söylememesine,
hevesle doğmasını beklediğim bebeklerin büyüdüğüne şahit olmamaya,
berili bi arkadaşı bi akrabası olmadan sadece bana mahkum büyütmeye,
kafamı nefes almak için sürekli camdan aşağı uzatmaya alışırım.
insanız neticede, nelere alışmıyoruz.

ama karşılığına bakıyosun ister istemez.
gül gibi mesleğini sırf devletine hizmet uğruna bıraktı bu adam,
seni de dört odanın içinde bi bebekle tek başına bıraktı ama
kimin geleceği için, hangi gençliğe bırakılacak devlet için,
sen gençliğinin bu en güzel zamanlarını sürekli mutsuzlukla geçirirken
ne için diyosun.

çıkamıyosun içinden.

sonra işin kökenine iniyosun.
mal gibi büyüdük çünkü, ergenliğimiz embesil diziler izleyerek geçti
ve bakkalda ekmek kalmasa "hmm işin kökenine inelim" diyoruz.

mesleğin mikrobiyoloji, yapabilirdin diyosun.
kendi laboratuvarını bile açardın.
öğretmenlik yapabilirdin.
yüksek biyomühendis olmana ramak kalmıştı
-hah ülkede en değeri bilinen meslek zaten-
yarım bırakmayabilirdin.
onlarca yeni dost, yüzlerce yeni arkadaş edinebilirdin.

çocuğunu sosyalleştirebileceğin bir yerde oturabilirdin,
hepsini bi kenara itip hayalini kurduğun
beyaz duvarlı, ferforje masalı o pasta atölyesini açabilirdin.

daha çok insana yardım edebilirdin,
daha çok insanla paylaşabilirdin allahın sana verdiklerini.

yüzün daha çok gülebilirdi, gücün daha çok yetebilirdi.

işte akşama kadar bunları düşünüyosun.

elinin altında dini ve insani ahlak üzere yetiştirmeye çalıştığın bi çocukla,
tek başına.
o konuşsa, düşünmezsin belki..
konuşucak bi insanın olsa düşünmezsin.

sonra camdan dışarı bakıyosun.
nefes alabilmek için.
ankaranın ayazında ayağında terlikle marketin kapısında bekleyen çocuğu görüyosun.
ailesinin belki hiç ihtiyacı yok, arsızlıklarından dilendiriyolar.
için eziliyo.
allahım diyosun şükürler olsun,
bana çocuğuma aldığımı ona da alabilme gücü verdiğin için.

geçenlerde "abla çocuğumun bezi, evde yiyecek bişey yok, kocam askerde
utanıyorum el açmaya ama..."
diyen kadını görüyosun.
hakikaten utanıyodu, ben sordum iyi misin diye.
oturup dilendiği falan yok yani.

sarıldığında arkadaki cevizci nasıl da tuhaf bakmıştı,
bi daha o cevizciden ceviz alma diye not ediyosun beynine.
kadının derdini dinlerken "tezgahın önünü kapamayın" demişti 
sırf dileniyo diye iğrenerek bakıp. anlamıyoruz sanki biz.
"şurda bişey konuşuyoruz, kaldırım senin mi?
böyle bi iddian varsa belediyeye şikayet edeyim" dedim.
harikalar diyarının ordaki gimsanın önündeki seyyar satıcı bu,
kışları da balık satıyo.
nezaketsizlerden alışveriş yapmama düsturunuz varsa diye ekleyeyim.

"belli mi olur sen çok zengin olursun bana yardım edersin" derken kadına
allahım diyosun şükürler olsun,
bana kimseye "çocuğumun bezi, evde yemek yok" dedirtmediğin için.

elinden hiç düşürmediğin istegrama bakarken
bombayla yıkılan evinin enkazından çıkmaya çalışıp
kanlı bi battaniyeyle saçını örtmeye çalışan mümine kardeşini görüyosun.
allahım diyosun şükürler olsun
evimde sağlıkla oturabildiğim için.

suriyeli bi çocuğun video görüntüleri geliyo gözünün önüne.
aklına ne geliyo ilk die soruyolar, "ekmek" diyo çocuk.
ekmek yahu, ekmek.
senin on çeşidinin önünden geçip istediğini seçtiğin,
binlerce evde fazla alındı diye atılan,
makinesini bile alabildiğin ekmek.
neyin hesabını nası vereceğinden korkuyosun,
ama allahım diyosun şükürler olsun beni, ailemi, evladımı bu duruma düşürmediğin için.

tamam, alışkın olmadığımdan yokluğunu çekiyorum
manevi bi sürü şeyin.
ama biliyorum ki allah feraha kavuşturmak için veriyo bunca sıkıntıyı.

ya diyorum istanbulda kalsaydın, ölseydi enver.
allah seni korumuyo mu zannediyosun buralara göndererek?
incir çekirdeği kadar beynin var onun da yüzde ikisini ya kullanıyosun ya kullanmıyosun,
ne ayaksın ya ne şimdi senin derdin diye başlıyorum.
kendinle kavga etmek düşünmekten daha az zarar veriyo çünkü.

işte böyle bi hal içindeyim okuyucu,
yüzüm pek gülmüyo.
nefes alır gibi kolayca ağlayabiliyorum herşeye.

eve, berile, işe güce yetişemiyorum çoğu zaman.
saçlarımın uçları kırıklarla dolu, alnımda kırışıklar var.
göz altlarım uykusuzluktan mor hep,
sürekli kötü rüyalar görüyorum.

kendim için istesem de yapabileceğim bişey yok burda,
daha da kötüsü istemiyorum kendim için bişey yapmak.
elimde tonla para olsa almak istediğim,
günlerce boş vaktim olsa yapmak istediğim
tek bişey bile yok.

mutsuz bi anne olmak istemiyorum,
berilin yüzüne gülümseyerek bakmaya çalışıyorum her saniye.
sabrımı tüketmemeye, onun bebek olduğunu unutmamaya çalışıyorum.
ama kendimi, insan olduğumu unutuyorum.

çünkü isteklerim, amaçlarım, hedeflerim o kadar sıfırlandı ki
beni mutlu edecek bi yere varamayacağımın farkındayım.
allah içinden çıkamayacağım bi sorun verir diye korkuyorum,
isyan etmiyorum.

dediğim gibi, şükrediyorum.
dayanamayacaklarıma hamdediyorum.
geçicek biliyorum, mutlu olmak için gerekli gücü bulurum ben yine.
sadece acıtarak geçsin istemiyorum.












29.12.15 2 yorum

insanlar birbirine insan olduklari yerden yaklassinlar istiyorum, çok, dimi..

yazmak mutsuzluk okuyucu,
yazmak mutsuz insan işi.

herşey yolunda giderken nankör okuyucusuna yazar.
bu yüzden yüzde elli acı okuyoruz her seferinde. 

yaziyoruz, uzuluyoruz, unutuyoruz,
adapte oluyoruz. 
degisiyoruz.
en kotusu ne biliyo musun,
biz hep etrafimizdakiler degismeye ugrasmadigi icin boyle oluyoruz.

birinin dunyasini pembeye cevirmek basitken bu kadar,
gri duvarlarla sinirlamanin kolayligina siginmayi
kim ogretti bunca insana?

umit isigi yakip karanliga bogmayi,
soz verip tutmamayi,
elinden tutup bi yolculugu paylasmak varken
sirtini donup burnunun dikine gitmeyi secen insanlar taniyorum.
anlamiyorum.

hayat cok kisa, vapurlar filan bile goremeyecek kadar bazen.
denizi doya doya seyredemeyecek,
ruzgarina yuzunu tuttugun yerleri tekrar goremeyecek,
en sevdigin dostunun sesini sana unutturacak kadar kisa.

bir kisi bile gormedim ne zamandir;
belki yarin ölür, bugun mutlu edeyim diyen yanindakini.

ben cocuguma kirli bi dunya, poset dolu denizler,
suni gubreli besinler birakmaktan korkmuyorum o kadar.

nezaketsiz nesiller, anlayissiz bireyler,
elindekini, kalbindekini, beynindekini sadece kendisi icin harcayan
benciller birakmaktan korkuyorum bu aralar.

ben cicek gibi, toprak gibi, su damlasi gibi ustune titreyerek yetistirirken
ustune basip gecsinler istemiyorum.

insanlar birbirine insan olduklari yerden yaklassinlar istiyorum,
çok,
dimi..
 
;