21.6.16 13 yorum

aslında öyle kararlar vermeliydim ki bu post hiç yazılmamalıydı.


naber okuyucu?

öyle içime kapanık bi hayat yaşıyorum ki anlatamam.
çünkü dışıma açılıcak kimse yok, elim mahkum.

ben kararlarımı hep kendim aldım,
hiçbirinden pişman olmadım.
okumak istediğim bölüm tek tercihimdi,
okumak istediğim üniversite tek tercihimdi.
yine girsem, yine aynı dokuz kişiyle mezun olurum.
başka bi arkadaş grubuna katılmam.
en mükemmeli benim arkadaşlarım çünkü.

okuldan sonra master tek tercihimdi,
masterda bile bölüm, okul ve hatta hoca bile tek tercihimdi.

yüzlerce kişi arasından iki kişi seçildik,
iki hoca bizi karşısına aldı hanginiz neye eğilimlisiniz anlayalım diye.
biri dekan yardımcısı, biri bölüm başkanı.
ben dedim, bölüm başkanıyla çalışmak istiyorum
eğilimlerimi alanımı boşverin.
eğer sizle çalışamayacaksam başkasının hakkını yemeyeyim.

kendi ailemden başka bi aileye mensup olamazdım sanırım.
benimkiler de her insan gibi mükemmel değil elbette ama
diğer aileler bana göre hep ya daha soğuk, ya daha cıvık.
eğer tercih edebilseydim ailemi seçerdim dünyadaki milyonlarca aile arasından.

sonra evlenirken,
eşimden başkasını tercih etmem dedim.
hayır sorsan sebep ne, neyine güveniyon.
cevabım yok.
içgüdüsel bunlar hep.

beril doğdu, galiba her anne benim gibidir ama;
daha güzel, daha akıllı, daha uslu olsun umrumda değil
bana seçme imkanı tanınsa ben milyarlarca bebek arasından onu seçerdim.

çok güzel, çok sevimli değilim.
çok akıllı da değilim.
belki fazla vaktim olduğundan, diğer insanlara göre daha çok düşünürüm.
illa okurum, gözümden kan aksa yine okurum.
çok edepli, çok ahlaklı, çok becerikli değilim.
ama uğraşırım.
bi makarnaysa bile yapılacak olan, yapılmış olmak için yapılmasın isterim.
çok düzenli, çok titiz değilim.
ama oturmaya vaktim olmaz, döner dolaşır toplamaya çalışırım.
çok özellikli değilim, ama seçme hakkım olsa
ben yine kendimi seçerdim.

beni büyüten ailemi, birlikte çocuk büyüttüğüm ailemi,
tercihlerimi, kendimi seviyorum.
şükredecek çok sebebim var, farkındayım.
ama kafam bu aralar çok karışık okuyucu.

senelerdir verip arkasında durduğum her karardan vazgeçiyorum.
öyle bir düşünme, bunalma, düşündüğünü kimseyle paylaşamama,
akıl alamama ve kendi aklının yetmemesi hali ki;
bi sabah kapıdan çıkıp
"melaba yeni hayatım, sende içinde verdiğim eski kararların hiçbiri yok,
hadi ankaraya da çav bella diyelim" diyesim geliyo.

önüme bundan sonraki hayatımda neler yapabileceğimin bi listesini koyuyorum.

yepyeni bi okulda mastera tekrar başlayabilirim,
enver için yarım kaldı zira.

bi laboratuvara başvururum, mikrobiyoloğum ben.
bi petriye burnumu dayadım mı benden mutlusu olmaz.
besiyeri hazırlarım, henüz 26 yaşında yemek yapmaktan bunalmış bile olabilirim.

formasyona başvururum sonra,
öğretmenlik tam benim işim.
yapmışlığım var, onca öğrenciye "yaa ne tatlısınız hocaam" dedirtmişliğim var.
çok mutlu olurum belki.

bi butik pastane açarım belki,
workshoplar veririm.
ne biliyosun da neyin workshopu deme okuyucu alınırım,
mutlu dükkanlarda çikolata fabrikalarında az dirsek çürütmüşlüğüm yoktur.

azcık para biriktirebilirsem bi otomatik araba alırım kendime,
bizinki çok zor.
berili daha sosyal olabileceği bi yerlere götürürüm.

ben 26 yaşındayım okuyucu.
bu zamana kadar verdiğim hiç bi karardan pişman olmadım ama
şimdi hepsini sırayla sorguluyorum.

eğer diyorum mutlu olmak için yaptıklarının sonucunda
mutluluk gelmediyse sana,
kim için ne için uğraştın?

sen herkesten önce tuttun isteklerini,
herkesin isteklerinin gerisinde kaldın.
hep kenarda halihazırda bekleyen oldun,
alttan almaya çalışan, orta yolu bulmaya çalışan,
hep "aman o da olmasa nolur ki" diyen oldun.
hayalin kalmadı.

henüz 26 yaşındasın.
hayalin kalmadı.









2.5.16 2 yorum

ne zamandır iygeceler ninnisi dinlemediysen..

bu gece benden sana naif, kırılgan,
zerafet dolu bir jehan barbur şarkısı.
tıpkı jehan barbur'un kendisi gibi.

acı içinde yatakta dönülen,
sonu belli olmayan,
sabahına çok şeylerin değişeceği gecelerin ninnisi..


öperim :*






29.4.16 12 yorum

güleşelim mi?


melaba okuyucu!

uzuunca bi süre sonra, kendisini terkettiğim insanlığıma
az da olsa kavuşabilince döndüm geri biloğa.

naaber?

malumun istegramdı sinepçetti derken bloglar, siteler unutuldu.
bi zamanların mesenesi gibi kaldık bloggerlar olarak.
uzuun uzun dertleştiğimiz, fikir aldığımız,
buraya bi cümle yazıp on maille karşılık bulduğumuz zamanların yerini
"pembik geberik gelinin sofrası" temalı fotoğrafların altına atılan
gözünden kalp çıkmalı emojiler aldı.
eygidimey.

hayır işin tuhafı beğeniyolar anacım.

ben zamanında insanları anlamadığım, kalbimin kırıldığı,
içinden çıkamadığım durumları sana anlatırdım.
yorum yapardın, mail atardın, kız telefon numaranı versene mesaj atıyım derdin.
tamam, genelde vermezdim ama olsun ilgileniyodun neticede.

istegrama bişey yazıyosun için yırtılmış böyle,
gözünün pınarı kurumuş ağlamaktan,
allaşkına bi bilen açıklasın bu durumda napılır falan diyosun
bakıyosun ellidört beğeni.

vaktim olsa hepsine direkmesaj atıcam neyini beğendin
çok beğendiysen allah da senin başına versin mi diye.

ne varsa bloggerda var..
burda da postunu bin kişi okuyo iki kişi yorum yazıyo ama olsun,
biliyosun ki ana sayfadan okuma linkine düştüyse o kişi
yorum yapmak üzere girmiş ama vazgeçmiş.
olsun diyosun, canı sağolsun, kardeşim benim eyvalla.

neyse ben döndüm işte.
bunun tabi ki konuşucak kimsem olmadığı için yazma ihtiyacı duymamla ilgisi yok.
ay nerden çıkarıyosun..

ne çok şey yaptım bu arada bi bilsen,
ne çok kitap okudum, altını çizdim.
ne çok film izledim, ne çok beril büyüttüm.
ankara'da çok yalnız kaldım, içerde düşünmek için çok vaktim oldu.
şaka nan şaka mal gibi yattım çıktım.

bunca zamanı bi cümleyle özetle dersen "hadi ordan" derim.
üç hak verirsen
"ankara berbat bi yer"
"berilin ağzını yerim"
"yaşasın torku banada" diyebilirim.

taşındık, yerleştik, semt olarak eryamanı seçmekle fevkalade bi karar verdiğimizin
farkına vardık.
ama geldiğimiz günden beri istanbula dönmenin hayaliyle yaşıyoruz.

enver ilk hafta gelen misafirlere 
"sema alışamadı ama kırk gün yani bunun süresi,
kırk gün geçsin alışıcak" falan diyodu.
ikinci ayın sonunda "gidek mi hacı istambula biz" demeye başladı.

ben alışırım okuyucu.
çok yalnız kalmaya, akşama kadar kimseyle konuşmamaya,
gidecek bi yerim olmamasına, bi turlayacak caddenin bile yoksunluğuna,
aradığını bulamamaya, ihtiyaçlarından mahrum kalmaya,
ailemin yüzünü görmemeye,
arkadaşlarımın buluştuğunda ben üzülmeyeyim diye ortak gruptan yazmamasına,
ailemin topluca bi yere gittiğini bana söylememesine,
hevesle doğmasını beklediğim bebeklerin büyüdüğüne şahit olmamaya,
berili bi arkadaşı bi akrabası olmadan sadece bana mahkum büyütmeye,
kafamı nefes almak için sürekli camdan aşağı uzatmaya alışırım.
insanız neticede, nelere alışmıyoruz.

ama karşılığına bakıyosun ister istemez.
gül gibi mesleğini sırf devletine hizmet uğruna bıraktı bu adam,
seni de dört odanın içinde bi bebekle tek başına bıraktı ama
kimin geleceği için, hangi gençliğe bırakılacak devlet için,
sen gençliğinin bu en güzel zamanlarını sürekli mutsuzlukla geçirirken
ne için diyosun.

çıkamıyosun içinden.

sonra işin kökenine iniyosun.
mal gibi büyüdük çünkü, ergenliğimiz embesil diziler izleyerek geçti
ve bakkalda ekmek kalmasa "hmm işin kökenine inelim" diyoruz.

mesleğin mikrobiyoloji, yapabilirdin diyosun.
kendi laboratuvarını bile açardın.
öğretmenlik yapabilirdin.
yüksek biyomühendis olmana ramak kalmıştı
-hah ülkede en değeri bilinen meslek zaten-
yarım bırakmayabilirdin.
onlarca yeni dost, yüzlerce yeni arkadaş edinebilirdin.

çocuğunu sosyalleştirebileceğin bir yerde oturabilirdin,
hepsini bi kenara itip hayalini kurduğun
beyaz duvarlı, ferforje masalı o pasta atölyesini açabilirdin.

daha çok insana yardım edebilirdin,
daha çok insanla paylaşabilirdin allahın sana verdiklerini.

yüzün daha çok gülebilirdi, gücün daha çok yetebilirdi.

işte akşama kadar bunları düşünüyosun.

elinin altında dini ve insani ahlak üzere yetiştirmeye çalıştığın bi çocukla,
tek başına.
o konuşsa, düşünmezsin belki..
konuşucak bi insanın olsa düşünmezsin.

sonra camdan dışarı bakıyosun.
nefes alabilmek için.
ankaranın ayazında ayağında terlikle marketin kapısında bekleyen çocuğu görüyosun.
ailesinin belki hiç ihtiyacı yok, arsızlıklarından dilendiriyolar.
için eziliyo.
allahım diyosun şükürler olsun,
bana çocuğuma aldığımı ona da alabilme gücü verdiğin için.

geçenlerde "abla çocuğumun bezi, evde yiyecek bişey yok, kocam askerde
utanıyorum el açmaya ama..."
diyen kadını görüyosun.
hakikaten utanıyodu, ben sordum iyi misin diye.
oturup dilendiği falan yok yani.

sarıldığında arkadaki cevizci nasıl da tuhaf bakmıştı,
bi daha o cevizciden ceviz alma diye not ediyosun beynine.
kadının derdini dinlerken "tezgahın önünü kapamayın" demişti 
sırf dileniyo diye iğrenerek bakıp. anlamıyoruz sanki biz.
"şurda bişey konuşuyoruz, kaldırım senin mi?
böyle bi iddian varsa belediyeye şikayet edeyim" dedim.
harikalar diyarının ordaki gimsanın önündeki seyyar satıcı bu,
kışları da balık satıyo.
nezaketsizlerden alışveriş yapmama düsturunuz varsa diye ekleyeyim.

"belli mi olur sen çok zengin olursun bana yardım edersin" derken kadına
allahım diyosun şükürler olsun,
bana kimseye "çocuğumun bezi, evde yemek yok" dedirtmediğin için.

elinden hiç düşürmediğin istegrama bakarken
bombayla yıkılan evinin enkazından çıkmaya çalışıp
kanlı bi battaniyeyle saçını örtmeye çalışan mümine kardeşini görüyosun.
allahım diyosun şükürler olsun
evimde sağlıkla oturabildiğim için.

suriyeli bi çocuğun video görüntüleri geliyo gözünün önüne.
aklına ne geliyo ilk die soruyolar, "ekmek" diyo çocuk.
ekmek yahu, ekmek.
senin on çeşidinin önünden geçip istediğini seçtiğin,
binlerce evde fazla alındı diye atılan,
makinesini bile alabildiğin ekmek.
neyin hesabını nası vereceğinden korkuyosun,
ama allahım diyosun şükürler olsun beni, ailemi, evladımı bu duruma düşürmediğin için.

tamam, alışkın olmadığımdan yokluğunu çekiyorum
manevi bi sürü şeyin.
ama biliyorum ki allah feraha kavuşturmak için veriyo bunca sıkıntıyı.

ya diyorum istanbulda kalsaydın, ölseydi enver.
allah seni korumuyo mu zannediyosun buralara göndererek?
incir çekirdeği kadar beynin var onun da yüzde ikisini ya kullanıyosun ya kullanmıyosun,
ne ayaksın ya ne şimdi senin derdin diye başlıyorum.
kendinle kavga etmek düşünmekten daha az zarar veriyo çünkü.

işte böyle bi hal içindeyim okuyucu,
yüzüm pek gülmüyo.
nefes alır gibi kolayca ağlayabiliyorum herşeye.

eve, berile, işe güce yetişemiyorum çoğu zaman.
saçlarımın uçları kırıklarla dolu, alnımda kırışıklar var.
göz altlarım uykusuzluktan mor hep,
sürekli kötü rüyalar görüyorum.

kendim için istesem de yapabileceğim bişey yok burda,
daha da kötüsü istemiyorum kendim için bişey yapmak.
elimde tonla para olsa almak istediğim,
günlerce boş vaktim olsa yapmak istediğim
tek bişey bile yok.

mutsuz bi anne olmak istemiyorum,
berilin yüzüne gülümseyerek bakmaya çalışıyorum her saniye.
sabrımı tüketmemeye, onun bebek olduğunu unutmamaya çalışıyorum.
ama kendimi, insan olduğumu unutuyorum.

çünkü isteklerim, amaçlarım, hedeflerim o kadar sıfırlandı ki
beni mutlu edecek bi yere varamayacağımın farkındayım.
allah içinden çıkamayacağım bi sorun verir diye korkuyorum,
isyan etmiyorum.

dediğim gibi, şükrediyorum.
dayanamayacaklarıma hamdediyorum.
geçicek biliyorum, mutlu olmak için gerekli gücü bulurum ben yine.
sadece acıtarak geçsin istemiyorum.












29.12.15 2 yorum

insanlar birbirine insan olduklari yerden yaklassinlar istiyorum, çok, dimi..

yazmak mutsuzluk okuyucu,
yazmak mutsuz insan işi.

herşey yolunda giderken nankör okuyucusuna yazar.
bu yüzden yüzde elli acı okuyoruz her seferinde. 

yaziyoruz, uzuluyoruz, unutuyoruz,
adapte oluyoruz. 
degisiyoruz.
en kotusu ne biliyo musun,
biz hep etrafimizdakiler degismeye ugrasmadigi icin boyle oluyoruz.

birinin dunyasini pembeye cevirmek basitken bu kadar,
gri duvarlarla sinirlamanin kolayligina siginmayi
kim ogretti bunca insana?

umit isigi yakip karanliga bogmayi,
soz verip tutmamayi,
elinden tutup bi yolculugu paylasmak varken
sirtini donup burnunun dikine gitmeyi secen insanlar taniyorum.
anlamiyorum.

hayat cok kisa, vapurlar filan bile goremeyecek kadar bazen.
denizi doya doya seyredemeyecek,
ruzgarina yuzunu tuttugun yerleri tekrar goremeyecek,
en sevdigin dostunun sesini sana unutturacak kadar kisa.

bir kisi bile gormedim ne zamandir;
belki yarin ölür, bugun mutlu edeyim diyen yanindakini.

ben cocuguma kirli bi dunya, poset dolu denizler,
suni gubreli besinler birakmaktan korkmuyorum o kadar.

nezaketsiz nesiller, anlayissiz bireyler,
elindekini, kalbindekini, beynindekini sadece kendisi icin harcayan
benciller birakmaktan korkuyorum bu aralar.

ben cicek gibi, toprak gibi, su damlasi gibi ustune titreyerek yetistirirken
ustune basip gecsinler istemiyorum.

insanlar birbirine insan olduklari yerden yaklassinlar istiyorum,
çok,
dimi..
20.11.15 8 yorum

bebeği büyüme atağı geçirirken kendimi nerden atsam diye düşünen anneler, bi bakar mısın canım?


baktın mı?
kal şimdi öyle, camdan falan uzaklaş.
sana bu yazıyı büyüme atağı denen saçma sapan sabır evresinin
eninde sonunda bittiğini anlatabilmek için yazıyorum.
atlama!

önce anne adayları için kısa bi bilgi vereyim;
bebek öyle "minnoş minnoş koksun, koynuma sokup uyutayım,
minicik elleriyle yüzümü okşarken
pıtışcık burnundan nefesini duyayım" bişey değil.
hele ki atak haftalarındaki bi bebek, adeta tazmanya canavarı.

atak haftalarını cennetten dünyanın hengamesine düşen bebeğin
"nerdeyiz olm biz, sesimi duyan yok mu?!" haykırışları şeklinde özetleyebiliriz.

dış dünyaya dokunma, görme, algılama gibi fiziksel;
gülme, bıngıldama, üç kağıttan ağlama numarası yapma gibi
algısal bazı etkinlikleri öğrenme aşamasında uyum sağlarken
belli bi zorluk çekiyo bebek.
ve bunu bağırmak, zırlamak, hiç susmamak,
sesimi daha nasıl yükseltsem diye düşünmek,
uyumamak, annenin boynuna yapışıp ayrılmamak gibi belirtilerle bize sunuyo.

şöyle düşün okuyucu,
birden bire kendini havada bulup uçmaya çalışıyo olsan naparsın?
ben "ay düştüm düştüm düşücem, baksanıza bez mez yok mu açıverin"
diye bağırırım panik yapıp.
işte bebeğiniz de size aynen bu şekilde bağırıyo, ama korkarak.

ilk zamanlarda atak haftalarından haberi olmayan annelerde
genel olarak "ay bu çocuk hasta mı" en sık duyulan cümle.
hele bi de aile büyükleri etraftaysa;
"doymuyodur o kızım sen ne bilcen ilk çocuğun",
"kulağı ağrıyodur kulağı",
"sipraktin ya da dolven versene rahatça uyusun",
"hep senin yediğinden içtiğinden dikkat etmezsen bshabhudgauı"
fikirleri havada uçuşuyo.

ama aslında çok basit, daha fazla sabır, ilgi ve anne kokusuyla aşılabilecek
minik dönemlerden geçiyo oluyoruz.

ilk atak haftası 5. haftada gerçekleşiyo.
daha fazla emmek isteyen bebek, anneyi ilk aydan ek gıdaya,
mamaya falan yönlendirme gafletinde bulundurmasın.
onun tek manevi enerji kaynağı o.
huysuzluk, ağlama krizleri,
uykusuz geceler, gözleri kan çanağına dönmüş anneler,
hele bi de gamsız gamsız uyuyan babalar varsa
ilk atağınızı başarıyla geçiriyorsunuz demektir.
tebrikler!

bu atağın sonunda bebeğiniz muhtemelen agu bugu demeyi,
yarım ağız da olsa gülmeyi öğreniyo.
beril pıhıhaha diye bildiğin kahkaha atmıştı,
millet "ay gülümsedi gülümsedi bak bak" diye tepki verirken bebeklerine,
ben "tövbestağfurullah o neydi kız" diyenlerdendim.

bebeğinizin atak haftası genelde bir ya da iki gün sürmekle birlikte
bazen şartlara bağlı olarak bi haftayı bulabiliyo.

çikolata depolayın, akşamları kendinize çiçek söyleyin,
ev işleri için yorulmayın, uyuduğu anda uyumaya çalışın.
ve bunun gibi dönemlere hazırlıklı olun.

çünkü 8. hafta geliyo!
8.hafta ortası- 9. hafta ortası arasında
yine gece boyu nedeni bilinmeyen, konu komşuya uykuyu haram eden
ağlama nöbetleri geri geliyo.

yapmanız gerekenler hep aynı,
bu seferse ödülünüz aile bireylerini gördüğünde tanıyabilen bi bebek!
beril o zamana kadar benden başkasına gitmezken
ikinci atak haftası sonunda onu almaya çalışan insanlar arasından
dedesini, ananesini, babasını ve kuzenim şeydayı seçip
baya bildiğin tercih eder hale gelmişti.
bi de halam var ama o doğar doğmaz berişi benden önce aldığından
sanırım onu annesi sanıyodu.
zaten ona benden daha çok benziyo, bi de şimdi süt annesi oldu.
neyse konu bunlar değil.

üçüncü atak haftası 12. haftada geliyo.
size ödülü artık elindeki çıngırağı
kafasına düşürüp düşürüp bıngıldamayan bi bebek.
tutabiliyo!
ama siz yine de eline bişeyler vermeye çıngırak, bebek,
diş kaşıma şeysinden falan başlayın.
benim gibi lahmacun dürüp vermeyin.

dördüncü atak haftamız 19. hafta.
fakat 17 de de görülebiliyo.
bebekte yan dönmek, kalkmaya çalışmak gibi
fiziksel bazı aktiviteler oluşuyo.
ilgisini oyun halısıyla, havuç gibi zararsız materyallerle çekebilirsiniz.
elindekileri inceleyecek kıvama geldi çünkü.
bu atağın sonunda yatakta dönerek oynayacak, ce e yaptığınızda anlayıp gülecek
hatta beril gibi perdeyi tutup kendi kendine
etrafta kimse yokken bile ce e yapabilecek kıvama gelen
yalandan öksürüp baktığınızda kıkırdayan
oyuncu bi sıpanız olacak.
işte anneliğin tadını almaya şimdi başlıyosun dostum!

ama sıkı dur,
beşinci atak 26. haftada. ve sanırım en zor olanı.
artık takip etmekte zorlanıyosun fakat
bebek en az bi hafta süren bu huzursuzluk döneminden
artık bilinçli, yarım kilometre, oturmayı ve tutunup kalkmayı,
bazı oyunları, ilgisini çeken bişeyi uzun süre izlemeyi öğreniyo.
oyuncaklarını emiyo, annesine sarılmayı, öper gibi hareketler yapmayı öğreniyo.
benim için en keyiflisiydi,
beril durup dururken yanağını yüzüme dayayıp "ayy" diye miyavlarayak
bildiğin seviyodu beni.
millet "şuna bakın annesini nası seviyo" derken
"evet evet annesi benim! bakın benim! burdayım hey" diye bağırasım geliyodu.

altıncı atak 36. hafta.
genelde çocuğun kazandığı beceri emeklemek.
fakat beril emeklemedi hiç,
koltuk kenarlarına tutunup ufak ufak adım atmayı öğrendi.

yedinci atak 44, son diyebileceğimiz ataksa 52-53. haftada geliyo.
burdaki öğreniler, daha önceki gelişimine göre değişiyo.
berilto son atağını atlatıp hemen peşinden yürümeye başladı.

annelik senin için bi rutinse,
emin ol çok daha zorlanacaksın okuyucu.
tamam bebek senin için yeni bişey ve alışırken zorlanıyosun
ama bi de onu düşün.
hiç bilmediği bi dünyada, başkası tarafından konulan kurallar altında,
yeni beceriler edinmenin korkusu ve derdini anlatamamanın çaresizliğiyle
mızırdanıp duruyo.
dilini bile bilmediği bi yerde..

daha fazla sabır, merhamet, kuvvet dilemek;
daha fazla ilgi, sevgi göstermek bence köklü bi çözüm annelik konusunda.

"gündüz çalışıyorum, gece de bunun zırıltısını dinliyorum" dedi
geçen gün ağırladığım bi misafirim.
tamam yaşam şartları zor ama,
gündüz çalışmayı, gece de zıırltı dinlemeyi bırakıcaksın
ömür boyu maaşa bağlıyoruz ama bebeği bize ver deseler
napıcan söylesene dedim. cevab veremedi.
onun için yaptıklarını onun kafasına kakarak,
senin için kaç gece uykusuz kaldım kariyerimi feda ettim diyerek
ne anneliğin imtihan dolu zamanlarını atlatabiliriz,
ne mutlu bi genç elde edebiliriz getirdiğimiz noktada.

rutinden, önceki şartlarımızdan, ayaklarımızı uzatıp
kahve içtiğimiz kitap okuduğumuz keyif zamanlarımızdan,
dip köşe temiz evimizden, içine kolayca girdiğimiz 38 beden kıyafetlerimizden,
bakımlı saçlarımızdan, pırıl pırıl cildimizden vazgeçmek bizim tercihimizdi.
unutma okuyucu.
artık bunların yerine hayatta en sevdiği şeyin sen olduğu,
hayatını pırıl pırıl yapmak için çabalaman gereken bi canlı var karşında.

her canlı gibi onun da stres dönemleri var.
benim bu dönemlerde en büyük yardımcım
hep elimin altında olan bu atak haftaları tablosu oldu.
bu sayede "ay kesicem elimi kolumu"dan
"bi iki gün sonra düzene giricez" e yumuşak geçişler yapabildim.

hayatım boyunca "ay sen çok disiplinli bi anne olursun
çocuğuna yaklaşamayız bile" lafları dinledim anamdan babamdan.
ama olmadım.
olmamak inadıyla değil, doğal olarak olmadım.
farketmeden.

istemesin, ağlamasın, uslu dursun,
vaktini bilsin istiyosan
english home'da aksesuarlar yüzde elli indirimde bilgin olsun.

uyku düzeni, yeme saati,
uyku şekli bile her atakla birlikte değişiyo.

kendinden pay biç.
25-30 sene eğitilmiş halinle bu haldesin;
sence de biraz anlayışlı olup
anneliğin tadını çıkarmayı hak etmiyo musunuz ikiniz de?

öperim :*












27.10.15 18 yorum

güzel yarebbim yine bigün benim gönlüme göre verirken çek pampa

melaba okuyucu!

ankara hakkında gerek blogger olsun gerek olmasın,
ankarayla ilgili gitmişliği ya da fikir beyan etmişliği bulunan
herkesin başını şişirdikten sonra
yine hiçbirinin dediğini yapmadım.

ben dedim sabahtan çıkarım öğlene kadar evimi tutarım.
gevşek emlakçının birine denk gelmeseydik olacaktı,
sayesinde öğleden sonraya sarktı.

şimdi hiç bilmeyen birinin gözünden ankara nası bi yer,
sana önce onu anlatayım.

her kafadan farklı bi merkez noktası çıkıyo.
genjler kızılay merkezdir dostum hayat orda diyo,
çalışanlar çankaya iyidir orta noktadır az fazla olsun çankaya olsun diyo.

aile anneleri demetevler, bahçeli, emek hep aile yeridir diyo.
oralar da berile göre değil.

zira benim minnoşum günde üç kere apartman kapısından çıkmazsa,
sitede arzı endam etmezse, parktaki çocuklara selam çakmazsa
kapıya yapışıp miyavlamaktan bitap düşüyo.

semtleri üstünkörü dolaştım,
ankara hakikaten temiz bi yer.
düzenli, yeşil, bakımlı, sakin, kozmopolit fakat ürkütücü değil,
her aradığını bulabiliyosun ama karmaşanın içinde değil.
belediyenin önündeki fışkiye sağlam.
melihciğime biraz haksızlık ediyolar gibime geldi,
ama içini bilemem tabi onu angaralılar bilir.

aslında çok fazla şey istemiyodum.
site içi olsun, sitenin çevresi barzo dolu olmasın,
çocuk parkı olsun, alışverişi kolayca yapılıversin.
üstüne toplu taşımaya yakın, enverin işyerine kolayca gidebileceği,
maddi olarak çok zorlamayacak bi yer olursa
cream de la cream der parkelerini öperdim.

allah her zaman olduğu gibi yine gönlüme göre verdi.

semt olarak eryamanı tercih ettik.
ankaranın istanbul girişinde, istanbulun bahçeşehiri gibi bi uydu kent.
mini mini siteciklerden oluşuyo, gördüğümüz kadarıyla nezih, temiz, düzenli.
ankaranın keşmekeşinden sıkılanlar için
-bunu bi emlak reklamında duymuştum, ebet-
yeni bi yerleşim birimi gibi bişey.

sabah rastladığımız emlagcıcocug
-cicekgigız gibi bişeydi zira-
bizi önce eryamanın merkezi diye bildiğin dağına götürdü.
asfaltlanmamış bi yoldan çıkılan, metroya on otobüse yirmi kilometre ama
nasıl oluyosa emlakçıya göre ikisinin de dibi,
ekmek bitse buğday ekip öğütüp pişirmek markete yürümekten
daha kısa sürecek bi yer.
nemiş efendim, rezidansmış içi oo nasılmış.
yok dedim, içi isterse altın kaplama olsun bana göre değil.

bu sefer semt olcak semt, tamam tam size göre diyip
saat onda başka bi yere götürdü.
metrekare önemli dediğim için 125 net dediği
ama başka bi kiralık dairesinden brütün 117 olduğunu öğrendiğimiz,
kapıda saat 11.46'ya kadar anahtar beklediğimiz bi kabus daha yaşadık.

babama dedim baba bana kelli felli,
altında arabasıyla önümüze geçip
"beni takip edin sizi hayallerinizin evine götürecem" diyecek bi angara kurdu emlakçı lazım.

onu da bulduk.
babam herşeyi bulur.
o da herkesin hayalini kendi hayali gibi sanıyo olacak ki
kendi yaşadığı siteye götürdü.
ya çok minnoş adamdı, orası güzeldi de işte yine ekmek biterse mevzuu..
bi de göksu gölü manzaralı demişti, sadece çıkış kapısının "göks" yazan kısmını görüyodu.
ama olsun, orda olsak o sahip çıkardı bize sakat durumlarda.

çok bi yer gezmedik,
internetten şöyle bi bakınayım dedim ve empa gayrimenkul gibi,
bana kalırsa olağanüstü bi emlak şirketi ve çalışanı sadık beyle karşılaştık.
adam bilmediğin insan.
bildiğin insan desem az kalır,
öyle ilgili, öyle naif.
ev bulmayı bırak hayatımın yönünü bulmamı sağladı,
hiç kimsemiz kalmasa bile bi abi edindik başımız sıkıştığında arayabileceğimiz.

şöyle ki camlardan kiralık yazılarına bakıp arayarak emlakçılara ulaşırken genelde
"hee o ev duruyo ama başkaları da var,
şimdi bi yerdeyim ben sizi arayacağam" temalı konuşmalar dinlerken
sadık bey bize "buraları pek bilmiyoruz nası geliriz" dediğimde
kaç kontrollü ışık geçeceğimizi bile anlatarak tarif etti.

emekli askermiş, can siperane savunmuş vatanı vanda, ırakta, zahoda.
2400 karakolu avcumun içi gibi bilirim ben dedi.
öyle zordu ki, eşimi arar tayin çıktı derdim
nereye ne zaman demeden ben eve gidene kadar beş koli hazırlardı dedi.
çocuklarım 8. sınıftayken ben zahodaydım,
babam ölecek diye sınava hazırlanamadılar dedi.
ve en kötüsü ne biliyo musun,
soğuktan ellerimiz kemiklerimize kadar çatlardı, bu şekilde 18 sene doğuda görev yaptım
ve ankaraya geldiğimde sadece "kimin içinmiş.." diyebildim dedi.

gözüne baktığında ne dolu, ne bilge, ne efendi insan dersin ya.
ya da hiç bunu diyecek biriyle karşılaştın mı bilmiyorum ama
vatan evladı işte..
köpeklerine şehit diyenlerin gözüne sokulası bi hayat..

aradığım ilana gittik, beriş uyuyodu babam başını bekliyodu.
böyle arabanın dışında dikilmiş güneşe doğru
berişin yüzüne güneş gelmesin diye beklemiş.
dedim ne kadar anne yüreği bi dede.
beğendiniz mi dedi,
ben burdan sonra baktığım hiçbi yeri beğenemem baba dedim.

siteyi avmnin üstüne kurmuşlar okuyucu.
yani site yapıp altına avm koymamışlar,
adamlar bildiğin zeki çıkmış avmyi temel kabul edip üstüne site koymuş.
bina asansörüyle avmye iniyosun.
çocuk parkı, metronun dibi oluşu, enverin işyerine ulaşım kolaylığı,
evin cillop gibi olması hali, 4+1liği, sıfırlığı,
-sahiden cillop-
tam kapısına semt pazarı kuruluyo olması, site içi haddinden fazla güvenliği,
her binanın altında fitness salonu, gördüğüm her site sakininin
kucağında bebeği, tipi benim kafa yapıma uygun olması..
varsın ankaranın içinde olmasın,
bi metroya bakar dedik.
hem kaç kişiyi tanıyorum ankaranın içinde zaten..

öğleden sonra hemen tuttuk, akşama istanbula döndük.

taşınma, toplanma, yerleşme işleri de bu hızla biterse
değmeyin keyfime..

şimdi sırada bütün sülalemi ankaraya taşındırmak var,
azimliyim!
















8.10.15 30 yorum

çok yetkili ankara yerlilerine sesleniyorum!

melaba okuyucu..

ben istanbul'un beylikdüzüsüne taşra, uzak, aileme gidemiyorum derken
şu an ankara'dan ev bakıyorum.

ankara'ya taşınıyoruz
ki kendisi "ya" ekini ayırmaya değecek kadar bile özel değildir benim için aslında..

nefret ederim, zerre kadar bilmem ankarayı.
şöyle ki nereler işlektir bana göredir anlayabilmek için
"ankara english home" diye arattım,
konumlardan bakıp civardaki sitelere göz gezdiricem.

daha on dakikadan içim karardı.
tamam diyorum ev geniş, güzel, temiz.
ama arkası dağ.
bildiğin dağ, taşlı topraklı.

var mı ben sana ankara'nın bebeğini, etilerini buldum diyen?

allahın aşkına bi bilen bildirsin..





 
;